29 Ağustos 2015 Cumartesi

Bir İnsanı Sevmekle Başlayacak Her Şey


 
"Biz aşkı yanlış filmlerden öğrendik sevgilim,
Yoksa rahmet neden uzak kalsındı bize?"
Ahmet Kaynar
 
Aşk, âşık ile mâşuk arasında görünmez bağlar inşa eder. Aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun, âşığın acıyan bir yanının mâşukta can bulması halidir, adı aşk.
Aşk, arafta kalma halidir. Bir uçurum kenarıdır, uçurumun kenarındaki güle tutunmaktır, tutulmaktır, adı aşk.
Aşk, onu oluşturan tevafuklarla mutlu olmaktır, teslim olmaktır. Hayallerini, hasretlerini, sevdanı biriktirerek duâna katıp, teslim olmaktır, bir tevekkül halidir adı aşk.
Aşk, tabi ki filmlerden öğrenilmez. Ancak aşkın iyi ve güzel yanını, saflığını, merhameti, sınırları, bekleyişi destekleyen bir film var. Heiran, 2009, İran yapımı bir film. Bu filmi kısa kesitleriyle, dublajsız ve alt yazısız izlemiş olsam bile, bende uyandırdıklarını sevdim, aşkı sevdim, aşkın doğru ve güzel yaşanmış olmasını sevdim.

Sınırların, savaşların olduğu bir dünyada insan neye, nasıl güvenip sevebilirdi ki? Kalın duvarların ayırdığı topraklar üzerinde iki hayat nasıl bir olabilirdi?

Mahi, İran'da yaşayan henüz okula giden küçük bir kız. Bir gün okuldan eve dönerken otobüste bir çocuk ile (Heiran) göz göze gelir. O an, sözcüklerle değil de, bakışlarla bir şeyler anlatılmıştır iki insan arasında. Onlar için bu yeterli olmuştur. Çünkü onların gözleri, ilk kez bir başkasının gözleriyle muhabbet etmiştir. Bu, bizim gibi gözleri siyah lekelerle dolmuş insanların anlayabileceği bir şey değildir.

Bir Afgan mültecisi olan Heiran, İran'da kaçak bir şekilde çalışmanın gayretini verirken, ikinci mücadele ise Mahi ile babası arasında yaşanır.
Tüm imkansızlıkların sınırları zorladığı yaşam içerisinde evlenirler ve "Sevgi karın doyurmaz." sözüne inat, gülümsemelerini, sevdalarını terk etmezler.
Ne var ki, dünya tüm kararlılığı ile onları ayırmaya yemin etmişçesine dört bir taraflarını kuşatır. Heiran bir gün, hamile eşini bıraktığı masal evlerine geri dönemez, adına sınır denen o çizginin öte yanına düşer.
Böylesine güçlü bir sevgiye sahip insanlara sınır engel olabilir mi?
Mahi, işte bu cevabı almak üzere kucağında yeni doğan kızı ile sevdiği adamı bulma derdi ile sınıra gider. Pasaportun dahi ne olduğunu bilmeyen bir masumiyet ile İran-Afganistan sınırında sevdası ile tüm dünyaya meydan okur.

Oysa o sadece tüm hayatını bir bisikletin arkasında, elinde çiçeği, uçuşan çiçekli baş örtüsü, yüzündeki mutluluk ve gönlündeki sevdayla önündeki adama tutunarak geçirmek ister. Sizce çok şey mi bu?
 
İnsan olmamız en büyük özelliğimiz ise, dillerimizin, milletlerimizin, düşüncelerimizin, hırslarımızın oluşturduğu sınırlara ne için ihtiyacımız var? Biliyorum, günümüzde milyonlarca insanın vatansız kaldığı, feryatların koptuğu, çocukların öldüğü, babaların evlerine bir daha geri gelemediği, annelerin ağlamaktan başka çarelerinin kalmadığı, savaşın diri bir kalp bırakmadığı bu dünyada bu soruları sormak manasız. Ancak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey, vesselâm!

30 Temmuz 2015 Perşembe

Sevda Ki, Sır Gerektir




Galata Kulesi'nin gözü Salacak açıklarında, o nazende sevgilide.
Kız Kulesi'nin gözü ise, İstanbul'a tepeden bakan o ihtişamlı yarda.
Hiçbir zaman kavuşamayacak olan iki sevdalı...

Öyle bir sevda ki bu, ancak tüm İstanbul'un uykuda olduğu vakitler fısıldaşır, gizli gizli bakışır ve konuşurlarmış. Dalgalar, seslerini örtermiş sevda sözlerinin. Çünkü martıların bile bu sevdayı duymalarını istemezlermiş. Çünkü sır olan paylaşılmaz, paylaşılan da sır olmaktan çıkar. Öyle ki, bir hikaye anlatalım ve sükut edelim azizim : 

Leyla'ya bir gün sormuşlar. "Sen mi Kays'ı daha çok sevdin, yoksa o mu seni sevdi?" diye. "Elbette ben daha çok sevdim!" demişti Leyla, Kays adını duyunca gözünden yaşlar boşanarak. "Elbette ben onu daha çok sevdim..."
"Nedir delilin, nasıl ispat edersin onu daha çok sevdiğini, üstelik o senin için çılgınlığa varmış, aklını yitirmiş Mecnun olmuşken?"
O vakit Leyla ağlayarak, "Sırdır ki, gizli gerektir. Sevgilinin adını dile düşürmek, hakikatte ayıptır. Kays bir dağ delisi gibi davrandı. Gitti sahralarda, çöllerde aşkımızı ona buna anlattı. Bense kimseciklerle paylaşmadım onun sevgisini, içimde büyüttüm, büyüttüm, büyüttüm... Budur ki, benim onu daha ziyade sevdiğime delildir."
"Mecnun kime anlattı aşkınızı?" dediler, Leyla ise cevap verdi : 
"Kurtlara, kuşlara. Yalnızca ağzı var dili yok kurda kuşa. Buna rağmen sırrımıza halel geldi, sevdamız dillere düştü, şiirlere nakış oldu."

Galata Kulesi ve Kız Kulesi de sevdalarına halel gelmesin, dillere düşmesin diye gizlemişler sevdalarını. Yıllar boyu uzaktan seyretmişler birbirlerini, rüzgar estiğinde sevgilinin kokusunu getirmiştir diye çekmişler içlerine sevdalı esintiyi. Ve bunları öyle zorluklarla yaşamışlar ki, ne aralarına giren deniz, ne de kocaman dağlar engel olmuş sevdalarına. Ya beklemek? Beklemekten asla vazgeçmemişler.

Bir rivayettir ki, Galata Kulesi'ne kiminle çıkarsan, hayatını bir ömür onunla geçirirmişsin. Belki de Galata, nazende Kız Kulesi'ne kavuşamayınca, diğer sevdalılara ümit veriyordur böylelikle.
Kim bilir...

25 Mart 2015 Çarşamba

Ahsenü'l Kasas

Masal değildi Yusuf ile Züleyha. Hakikatin perdesinden süzülen ışıklardı. Kur'an-ı Kerim'in övgüsü ile "Ahsenü'l Kasas" -kıssaların en güzeli- sunuluyordu iman kalplilere ayet ayet.

Züleyha.
Yusuf'un Züleyha'sı...
Züleyha, aşk öykülerindeki mücadeleci tek kadındır bana göre. Ne Leyla, ne Aslı, ne de Şirin aşık atabilir onunla. Züleyha Mısır'ın nilüferi, nam-ı diğer Lotus çiçeği, Züleyha'nın kokusu. Bugün hala Kahire'nin göbeğinde duran Lotus Kulesi ile Mısır’ın sembolü.
Züleyha, Yusuf’un mana-i ismiyle de olsa değerini bilmiş ve uğruna makamını, şöhretini, itibarını, mal ve mülkünü, saltanat sahibi eşini ve ömrünü feda etmiş bir kadın. Yusuf için değmez mi? Değer tabi.

"Yusuf'suz dünya tar-u mar olsun!" anlayışını bir kadına yakıştıramayanlar, dağları delen Ferhat'a, çöllere düşen Mecnun'a destanlar yazanlar, dilerlerse Züleyha'yı yerden yere vursunlar. Hakikatte o hepsinden daha kahramandır. Zira kadın olmanın zayıflığı içinde aşkı için dağları delmemiş, çölleri aşmamış ama göz göre göre kendini yakmıştır. Ona, insanlar arası söylence ve masalların değil, Kutsal Kitabın aşk kahramanı olmak lütfu bahşedilmiş.

Züleyha önceleri aşka düştü. Gözü Yusuf'un güzelliğinden başka bir şey görmez oldu. Aşka düştü, dile düştü, dara düştü. Halden hale düştü Züleyha. Bilmiyordu Yusuf'un rüyasında mıydı, yoksa duasında mı? Öyle çok sevdi ki Yusuf'u Züleyha, aşkı imana dönüştü. En sonunda "Rabbim duy beni. Beni sana getirmeyecekse Yusuf'un aşkını ne yapayım?" dedi. Sonrasında anladı ki, kula köle olunur ama aşık olunmazmış. Meğerse sevilen, Allah için sevilirse güzelmiş.

Aşk, edebe kurban etmekti dünyayı, Yusuf gibi.
Aşk, ecele sessizlik içinde hasret biriktirmekti Züleyha gibi.

Züleyha'nın sonu nasıl olursa olsun, Yusuf’la anılır olmuştur. Kıssaların en güzelinde, insanların en güzeline adı bitişmiş, onunla beka bulmuştur. Ona bundan güzel ödül mü olur?

3 Ocak 2015 Cumartesi

Vazgeçmek, vazgeçilmek, vazgeçebilmek

Bir saat gibiydi, tik-tak. Bir şeylere geç kalmaktan korkuyordu, koşup da yetişememekten. Vazgeçmekten korkuyordu belki. Belki de vazgeçilmekten...

"Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim." diye başlar Neruda.
"Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara."
'Bir ara sevmek' nasıl bir şeydi acaba? Bir an bile çıkmazken aklından, bir an bile ayrı kalmaya dayanamazken, bir ara nasıl olur da vazgeçip gidebiliyorduk?

Oğuz Atay mesela :
"Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi. Boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. Tedirgin etme beni."
Çok doğru söylememiş mi? Eğer bir gün vazgeçilecekse, bırakıp gidilecekse eğer bir gün, neden birlikte adım atılır başlangıçlara?

Elif Şafak mesela. Her ne kadar kimlik bunalımlı ergen bir genç kız gibi davransa da, lafı gediğine oturtmuş vazgeçmek konusunda :
"Zor olsa da bırakmak lazım bazen. Gitmek istiyorsa sevgili, mademki budur gönlünün dilediği, dilinin söylediği; kenara çekilip yol açmak lazım gidene. Vazgeçebilmek lazım bazen."

Ve son olarak, Marquez mesela. Eserlerini nasıl yazdığını soran gazeteciye 'vazgeçerek' cevabını vermiştir.

Sence de, vazgeçebilmek bazen en güzeli mi?